29 Temmuz 2008 Salı

Gnarls Barkley'den Evrensel Mesaj

İzlerken tüylerim diken diken oldu. Nasıl hissettiğimi benden daha iyi anlatmış. Ama durum evrensel olduğu için, eminim ki bunu izleyen milyonlarca erkek "Evet abi, aynen ya!" demiştir. İzleyelim ve bekleme yapmadan hayatımıza devam edelim:


Who's Gonna Save My Soul?




27 Temmuz 2008 Pazar

Onor Bumbum Şimdilik Dayanamıyormuş

Son zamanlarda dinlediğim en iyi yerli malı işi yapmış bu şahıs. Büyük takdir ettim.

Onor Bumbum - LastFM

Buradan "Simdilik Dayanamıyorum" isimli şarkıyı tavsiye ediyorum. Baya başarılı. Çok temiz Massive Attack lezzetleri aldım. Hatta hoş bir klipsellik yakalamış:

Youtube linki olduğundan gayrı www.ninjaproxy.com üzerinden gitmekte fayda görüyorum, teşekkürler.

25 Temmuz 2008 Cuma

Peronda Yolcu Kalmasın

Dr. Edgar Mitchell (Yaş : 77, Meslek: Emekli Uzay Mekiği Şöförü) demişki "Uzaylılar vardır, arkadaşlar arasında irtibat kuranlar da olmuştur." Hatta bu haberde kendisi durumu anlatmış. Buradan Dr. Mitchell'a sesleniyorum "Harbi mi lan? Yemiyorsun bizi değil mi?" Eğer bu durum gerçekse, kendisinden bu başka gezegen varlıklarına ait bir irtibat telefonu ya da adres isteyeceğim. Zira yanlarına gitmeyi düşünüyorum. Resmi olarak alamet-i depresyon göstermemden mütevellit içimde çok uzaklara gitme arzusu bulunmaktadır. Bu konuda başka şehir ve ülke maalesef beni kesmeyecek. Zira insan her yerde insan ve ben farklı ortamlara akma niyetindeyim. Bu haber de gönlüme kısmen su serpmiştir. Artık hangi galaksi, hangi gezegen pek önemi yok. Vize istiyorlar mı? Yanıma ne kadar para alayım? Konaklama ne kadar? Yol kaç saat? Sadece bunları dert ediyorum. Gerisi mühim değil. Aslan gibi adamım. Ekmeğimi taştan çıkarırım. Gerekirse zotribinyum madenlerinde çalışırım, yıldız gemisinde miço olurum (Red Shirt giymem). İstedikten sonra iş de buluruz. Farklı ortamlar görmek lazım. Farklı kültürler de cabası. Hem belki hatunları da taştır. Yepyeni aşklara da hyper drive açarım. Çünkü bu hayatta öğrendiğim şudur ki ; güneş sisteminde aşklar yalan.

24 Temmuz 2008 Perşembe

Hafif Ateşte İyi Pişmiş Kabuslar

Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor. Gözlerimi zor açıyorum. Uyanık mıyım emin değilim. Birisi mi var yanımda? Kim var orada? Kimse yok sanırım. Uykum var. Uyumam lazım. Uyku… Birisi bana sesleniyor. Simin sen misin? Evet hayatım, hastayım sanırım. Biliyorum tabiki sen bana bakarsın. Kapı sesi. Simin nerdesin? Yanlızım. Ateşim var galiba. Su içmem lazım. Teşekkürler James, su verenlerin bol olsun. Haftasonu geliyorum konserinize. Master of puppets’dan çalın mutlaka. Sen neden şarkı söylemeyeceksin? Haluk Levent ne zaman Metallica’ya katıldı? Arka odadan pencerenin çarpma sesi geliyor. Yanlızım. İşemem lazım. Tuvaletin yolu bu kadar uzun muydu? Rahatlama ve yatağa dönüş. Uyku. Hayır baba, okul uzadı, kabul etmediler tezimi. Ben ne yapabilirim? Elbet bitecek bu okul. Hastayım baba, şimdi konuşamayacağım bu konuyu. Telefonum çalıyor. Baba, nereye gittin? Baba? Yanlızım. Kim aradı ki beni? Kimse ararmamış?! Uyumam lazım, ateşim var, başım ağrıyor… Uyku… Simin yanımda yatma sana da bulaşır hayatım. Bak kendimi suçlarım sonra… Simin? Nereye gittin? Offf, başım… Efendim Sermet bey, hayır gerçekten hastayım, raporumu getireceğim vallahi, hayır herşeyi ödedim, nasıl olur?, eksik olamaz, haciz mi geldi? Ama ben ödemiştim tüm faturaları? Telefon… Tamam annecim, tamam. Biraz kendime gelmem lazım, yemek yemeliyim. Offf kalkınca başım çok ağrıyor. Biraz daha yatayım… Uyku… Nasıl yani? Liseyi bitiremedim mi? Tekrar mı okumam lazım? Hocam ne diyorsunuz siz? Ben üniversiteye girdim. Üniversitem geçersiz mi sayıldı? En baştan mı? Aaaaaaahhh! Susadım. Boğazım alev gibi yanıyor. İçtiğim sudan haz alamıyorum. İlacımı alayım. Çok bitkinim. Uzanmalıyım… Göz kapaklarım çok ağır… Simin, ne zamandan beri başkasını seviyorsun?... Yapma bana bunu!... Midem bulanıyor. Biraz oturayım bari. Kendime gelmem lazım. Gölerim yanıyor, üşüyorum, ateşim yüksek sanırım. Elimi yüzümü yıkmam birazcık da olsa iyi geldi. Uzanmak çok güzel… Bir yanlışlık olmalı, ben asker kaçağı değilim! Abi yapmayın tecilim var daha, nereye götürüyorsunuz beni? İşim gücüm var, çalışıyorum yapmayın!... Kim çalıyor şimdi kapıyı? Bu herif de iş yapmıyor 20 ytl yi götürüyor. Sözde apartmanı temizliyor. Biraz internetde takılayım. Off dik duramıyorum. Uzanmalıyım… Uzanmak… Uyku…. Annem kalp krizi mi geçirdi? Hayır, hayır, hayır, HAAYIIIRR! … Ateşim neden düşmüyor? Aklımı kaçıracağım böyle giderse. Uyku çok ağır basıyor, ama uyumaktan korkuyorum. Uyku… Ben de seni seviyorum Simin. Çok mutluyum seninle. Bence Kabak vadisine gidelim, Olimpos kötü olmuş diyorlar. Biliyorum uzun zamandır başbaşa tatil yapamadık. Sen ne zaman geldin bize Simin? Simin? Nerdesin?... Bıktım şu telefondan, çalmasın artık! Bütün gün uyudum, nasıl gece uyuyup sabah işe gideceğim? Zorlayayım bari kendimi uyumak için. Yoksa ertesi gün perişan olurum. Başım patlamak üzere. Öksürmek daha da beter ağrı yapıyor. Uyumalıyım… Kıyafetlerim nerede? Ne işim var benim sahnede? Heeey! Birisi kıyafetlerimi versin. Tanrım, binlerce kişi var burada!



Ateşli hastalıklardan nefret ediyorum…

12 Temmuz 2008 Cumartesi

Koşa Koşa Nereye Kadar?

Koşuyorum. Tüm gücümle koşuyorum. Ciğerlerim, boğazım, genzim alev alev yanıyor. Ben hala koşuyorum. Kalbim yerinden fırlayacak gibi. Midem bulanmaya başlıyor. Ama duramam. Durmak gibi bir lüksüm yok. Durmak ölüm demek.

Koşmaya devam ediyorum. Şu ilerdeki tepenin dibindeki yıkık klübede belki 2 dakika soluklanırım diye düşünüyorum. Oraya doğru koşarken, önümde mermi sekiyor. Hemen kendimi en yakın kayanın dibine atıyorum. Keskin nişancı... Bu sefer şanslıydım. Bir daha ki sefere bu kadar şanslı olmayabilirim. O sırada yanımdan hızla takım arkadaşım koşarak geçiyor. "Hayıııır, duuuurr" diyemeden keskin nişancının görüş alanına giriyor. Kafasını ani bir hareket ile arkaya atıyor, kafasından pembe bir bulut çıkıyor, cansız bedeni bir bez bebek gibi yere yığılıyor. 1saniyeden daha kısa bir sürede onun hikayesi bitiyor. ama ben kararlıyım. Ulaşmam gereken bir hedef var ve yolumu ona göre çizmem lazım. Daha güvenli ama daha uzun bir rotaya yöneliyorum. Bir kayadan diğer bir kayaya atlarken karşı takımın bir askeri ile karşılaşıyorum. Göz göze geliyoruz. O an zaman duruyor. Aslında durmuyor, durmuş hissi verecek kadar yavaşlıyor. Gözlerimiz birbirine kenetlenmiş vaziyette CAR-15 lerimizin namlularını birbirimize doğru çevirmeye başlıyoruz. O sırada tüm hayatımı düşünüyorum. Film şeridi gibi derlerdi. Bende daha çok slayt şov şeklinde gerçekleşiyor. Ama her karenin duygusal izi beynimin arka tarafını dağlıyor. Herşeye rağmen güzel bir hayat yaşadım, ama pes edemem. Şu an burada ölmemem lazım. Artık namlularımız neredeyse birbirimize dönük. Tetiği sıkıyorum. O da sıkıyor. Mermiler sağımdan geçiyor. Rüzgarlarını hissediyorum. Ama düşman askeri ağır çekimde yere yığılıyor. Bedeni yere temas ettiği anda zaman eski hızına kavuşuyor. Canlıyım yara almadım ve düşmanım ölü. Bugün gerçekten şanslıyım sanırım. Ama şansım beni nereye kadar taşımaya devam eder bilmiyorum. Hemen diğer kayanın dibine siper alıyorum. Bir müddet etrafı dinliyorum. Sanırım başka kimse yok. Koşmaya devam.

Hedefimi görüyorum. Etrafı boş görünüyor. Belki keskin nişancılar gözlüyordur. Ama bu riske girmek zorundayım. O bayrağı almam lazım. Varoluş sebebim bu. Görevim bu. Bugüne kadar kazandığım deneyimlerin sebebi bu. Koşmaya devam ediyorum. Bayrak hemen önümde. Sanırım kimse yok burada. Bayrağı alıyorum. Sırtımı bir teneke klübeye verip dinleniyorum. İşin asıl zor kısmı yeni başlıyor. Bu bayrağı alıp yerine dikmem lazım. Tekrar koşmaya başlıyorum. Tüm gücümle. Bayrak bende. Şu an bu coğrafyada en çok öldürülmek istenen kişi benim. sebebi bu bayrağı taşıyor olmam. Sadece bu. Ama benim görevim bu. Bu bayrağı yerine götürmek, gerekirse bu yolda ölmek. Çünkü ben "Koşucuyum".

Tepenin dibinden koşarak devam ediyorum. Bu bayrağı yerine ulaştırmam lazım. Bir kayanın yanından geçtiğimde sağ tarafımdan karşı tarafın askerinin geldiğini fark ediyorum. Ama çok geç. Onun namlusu bana dönük, benim silahımın namlusu yere bakıyor. Nasıl bu kadar dikkatsiz davrandım? Nasıl böyle bir hata yaptım? Ben namlumu ona çevirene kadar, o bana herhalde yarım şarjör mermi boşaltıcaktır. Yani buraya kadar mıydı? Bitti mi? Burada mı sonlanması gerekiyormuş? Sinirden ve hırsımdan gözlerim dolmaya başlıyor. Namlumu ona doğru çevirmeye başlıyorum. Zaman yine macun gibi akıyor. Düşmanımın yüzündeki sırıtmayı görebiliyorum. Anın tadını çıkarıyor. Parmağı tetiği sıkmak üzere. O sırada tuhaf bir şey oluyor. Düşmanımın sinir sistemi bir anda boşalıyor ve yere yığılıyor. Ben anlamsız gözlerle cansız bedenine bakarken telsizden benim takımımın keskin nişancısının bağrışını duyuyorum:

"Ne duruyorsun, koşsana!"

Koşuyorum, her zaman yaptığım gibi, koşuyorum. Ölüme ya da zafere. Sadece koşuyorum. Elimde bayrağı sıkı sıkı tutuyorum. Keskin nişancıma minnet duyuyorum.Onun sayesinde koşmaya devam edebiliyorum.

Zafer önümde. İşte bayrağı götürmem gereken yer. Hedefe 40m. Koşuyorum. O sırada 2 düşman askeri önüme çıkıyor. Bu kadar yaklaşmışken olmaz, olamaz, kabul edemem. Namlular ölüm kusuyor. İlk askeri hemen öldürüyorum. İkinci askerin mermileri omzuma ve bacağıma isabet ediyor. Karşı ateş ile onu da öldürüyorum. Mermilerin bedenime girdiğini hisediyorum, ama acı hissetmiyorum. Üniformamın içinde ıslaklığı hissediyorum. Damarlarımda bana hayat veren kan artık bariyerlerini kırmış, yayılıyor. Kalbimde her atışında bu duruma yardımcı oluyor. Uzun süre dayanamayacağımı biliyorum. Koşmam lazım. Çünkü ben bunun için varım.

Bayrağı dikmem gereken yerin bulunduğu yıkıntıya giriyorum. Telsizimde çılgın bağırışları duyuyorum: "Hadi, yapabilirsin, devam et, kooooooş". Artık hedefim, zaferim önümde. Tek yapmam gereken bayrağı dikmek. Görevimi tamamlamak üzereyim. Kan kaybından başım dönmeye başlıyor. Kendimi zorluyorum. Ayakta kalmalıyım. Varoluşumun anlamını tamamlamalıyım. Sadece bir adım daha...

"Klik"

O an her şey bitiyor. Bu ses sadece tek bir anlama geliyor: ölüm. Tüm dünyam yıkılıyor. Nasıl mayını olabileceğini düşünemedim? Kalbim binlerce ton ağırlık altında kalmış gibi; ezik büzük ve paramparça... Başaramadım. Olmadı. Herşey boşunaydı. Tüm emekler, tüm deneyimler her şey çöpe gitti. Takımımı yolda bıraktım. Hayal kırıklığına uğrattım. Olmadı...

"Boooooooom"

- Lan Entropy, insan bir el bombası atar önce, temizler şu mayınları. Kesin sayıydı be!
- Abi ne bileyim? Daldırdım, gaza geldim.
- İyi bok yedin.
- Bir oyun daha atsak mı beyler?
- Abi baydım ben. Hadi sahile gidip sosisli yiyelim. Acıktım ben.
- Ok. Hadi millet! Kalkıyoruz.




11 Temmuz 2008 Cuma

Güneş, Zaman, Akışkanlar Mekaniği

Çok acaip yahu. Zaman bildiğin akıp geçiyor. Hani bir durayım, bir etrafıma bakayım, noluyor burda diyeyim yok. Aksın dursun kerata. Dün TRT de Çavuşesku'nun idamını izlediğimi hatırlıyorum, şimdi yıl olmuş 2008. Ne ara geçti bu 19 yıl? Abi insan arada uyarır. Şöyle şeyler demesi lazım bana: "Hadi abicim hadi, seni mi bekleyeceğim, devam et bakalım, yıl diyorum 2008 oldu diyorum, kime diyorum, alooooooo" Bu sayede ben durumun farkına varayım. Geçen gün bir kızcağız demez mi bana 89 doğumluyum? O saniye yaptığım hesap ile zaman denilen şerefsizin nasıl akıp gittiğinin farkına vardım. Bana kalsa yıl hala 96, körpeyim, delikanlıyım. Zaten bu kafadaki kişisel imaj çok acaip. Aynaya her baktığımda yaşadığım anlık kısa şaşırmalar çok acaip oluyor. Ben her seferinde 96 model gencecik bir delikanlı beklerken, her seferinde küfesinden kafasını çıkarmış "Kırpık" ile karşılaşıyorum. Ne ara herif oldum yahu? Ulan canım hala oyun oynamak istiyor benim. Akranlarımdan evlenenler var. Bazılarının çocuğu bile var. Ben hala divx olsun, rol pleying geyms olsun, pley steyşın olsun takılıyorum abi. Hala gezmekten en çok hoşlandığım yerdir oyuncakçılar.
Aslında benim şu Zaman ve Güneş'i karşıma alıp delikanlı gibi konuşmam lazım. Diyeceğim ki:

"Bak Zamancığım, olmuyor böyle. Bir dur, bir nefeslen. Kaptırdın gidiyorsun. Bir bak bakalım benim seninle gelesim var mı? Daha anın tadını çıkaramadan sen bana; abi ben yılbaşı yaptım haberin olsun, diyorsun. Daha yapacak çok şey var oğlum. Bir müsade edin be. Aceleniz ne? Oğlum Güneş sen de bu Zamana uyuyorsun, gıcık oluyorum. Biraz ağırdan al abi, hemen batırma günü, tadını çıkaralım. Bir de her yaz bok mu var burnumuzun dibine yanaşıyorsun? İki adım ötede dursan da pişmesek be birader. Kışın da küsüp gidiyorsun. Ayarın yok valla hiç. Bahar yarıyor tabi, karılara hava atacağım diye tam tadında bir mesafe yakalıyorsun. Oğlum herneyse, ikinize de söylüyorum, yavaş olun be, benim hakkım sınırlı, etrafda toplayacak life point yok. Biz de direkt Game Over oluyor. Save de yok. Beter olurum valla. Gözünüzü seveyim yahu."

Ama biliyorum ben bunları. Hayatta laftan anlamazlar. Yine bildiklerini okuyacaklar. Ben yaşlanacağım, pley steyşın 3' ü alamadan, bir tarafımızdaki kıllar ağaracak.Kızanlar gelip de " Ya dede ya, bizi uzaya götür yaa" dediklerinde " Siktirin gidin lan piç kuruları, bizim zamanımızda uzay mı vardı, wi-fi bağlantıyı karne ile alırdık, floppy diski çaya katardık, konsol savaşları vardı, ne canlar gitti bu yolda, peheeeey" diyeceğim.

Sıraya dizdin bizi be zaman....

Kusurlu Hareketler

Olacak iş olsa bari. Yahu noldu da böyle oldu? Yakın zamana kadar ölüp bitiyorduk. Ne değişti 2 haftada? Bu kadar ucuz muymuş yaşananlar? Sene bazında bir türlü dengelemiyor kefeyi bu bu 2 haftalık fetret devri. Seneye karşılık hafta yetmezki bilet kesmeye. Sen seneleri sıfır ruhsal maliyet ile lale devri olarak geçir, duygu borsası topu topu 2 hafta günü düşüşle kapasın, hemen kapat kepengi. Olur mu böyle yahu?
Ruhumsun, nefesimsin derken kimse bana sufle etmedi. Bizzat kendim yazdım metni. Kaynakçadan bakarsan rahatlıkla "Ref: Kalbimizin Güzide Derinlikleri/ Yazan: Jack Entropy" satırını okuyabilirsin. Şimdi bitti herşey. Kaldık mı ruhsuz ve nefessiz? Severken spor olsun, göbeğimiz erisin diye sevmedik be kuzum. Ciddi seviyede duygusal reaksiyonlar gerçekleşti. Fizyonu olsun, füzyonu olsun ortamlarda çılgın attık, kilo kilo jouller çıkardık kalp denen reaktörden. Tam en güzel yerinde soktun kontrol çubuğunu be sevdiceğim. Nerden çıktı be ayrılık? Nasıl da bitti sevgin? Beraber yaşlanırız derken, ertesi günü yanlız geçirir oldum. Hoş değil vallahi. Halbuki planlar vardı çok temiz, sıfır kilometre. Nasıl da pişmiş kelle gibi sırıta sırıta geçirecektik sene-i devriyeleri? Çocuğumuz mutluluk maymunu olacaktı aşırı doz kültür, sevgi ve gıdıklamalardan. Nasıl da kendinden emindin "Bünyede kalmadı sevgi, daha da gelmeyecek hemşerim, başka dükkanlara bak artık" derken? Geçilmez kale duvarı gibiydi kararlılığın, benim elimde kürdandan mızrak... Beyaz slip donla Boğaz da yüzen elbiseleri çalınmış utangaç adam gibi oldum; içim görünüyor kardeşim bakmayın, utanıyorum, çıplak gibiyim...
İşin en kötüsü arada unutmak. "Hadi sevdiceğimle şuraya gidip eğleneyim... Aaaaa biz ayrıldık ki... Sevdiceğim beni doksana taktı ki" Karın boşluğuna gelen pis burun ile aynı şiddette Richter ölçeğinde. Üstüne bir de el ele tutuşurak gezdiğini gördüğün rüyalar ve çalan alarm ile gerçeğe uyanıp hayatın ebesini ayıp sözcüklerle anmak bambaşka bir tokat oluyor suratta patlayan. Harbi söylüyorum Osmanlı görmemiştir eşini benzerini. İş yerinde monitöre boş bakarken artçı şoklar halinde gelen kalp sıkıntısı ve gönül buhranlarını saymıyorum bile.
Ama sonunda ne olacak? Unutacağım. Kendime geleceğim. Yeni hayatlar, yeni hayaller, yeni ihaleler olacak. Dönüp arkama bakıp " Ulan ne mal herifmişim, bunun için mi üzdüm kendimi?" diyeceğim. Ama şimdi sadece ilerdeki kendime "Ordan konuşması kolay koçum, şimdi burda olsan mal demezdin kendine, bu arada çok süper bir insansın" diye haykırıyorum.
Canım arkadaşım Celal ne güzel söyledin sen " İçinde bulunduğun ormanın güzelliğini fark edebilmen için, gözünü ayıramadığın ağacın kesilmesi lazım" Şimdilik hala kesilen ağacın köküne mal gibi bakıyorum. Elbet bir gün kafamı kaldıracağım. O gün yakındır, hissediyorum...